Evrenin Türküsü

G. Altov ve V. Juravleva’nın birlikte yazdıkları ve lise yıllarımda beni bilim kurgu edebiyatıyla tanıştıran bu incecik kitap, Sovyet bilim kurgusunun ilk ve güzel örneklerinden biri.

Sovyet yazınını okurken keyif alsam da, yer yer okuyucunun gözüne sokulan didaktik, soğuk dil rahatsız edici olabiliyor. Evrenin Türküsü ise bilimle şiirselliği buluşturan yumuşak ve sade bir üslupla kaleme alınmış. İnsanın, kendisi dışında başka bir akıllı varlığı keşfi ve varlıkla iletişim kurma çabası popüler Amerikalı muadillerinden farklı. Dünyaya ve evrene insan merkezli bakışımızın, sınırlı algımızın bizden farklı bir varlığı anlamlandırmada nasıl yetersiz kaldığını görürüz. Dünya dışı varlık dediğimiz şey illa potansiyel bir tehdit değildir. Kitapta, yaşadığı gezegenden dünyamızı gözetleyip istila planları yapan doğası kötü yaratıklar yoktur. Tepkilerini, reflekslerini, ne olup olmadığını kendi insani deneyimlerimizle çözmeye çalışırken evrendeki yerimizi de sorgulamamıza vesile olan canlılar vardır.

Golf sporunu kim buldu?

“Bilbo Baggins’in büyük büyükamcası Bullroarer, nam-ı diger Bogakükreten olağanüstü uzun boylu, ata bile binebilen cesur bir Hobbitmiş. Yeşil Ovalar Muharebesi’nde Gram Dağı goblinlerinin saflarına dalmış ve kralları Golfimbul’un kellesini tahta bir sopayla koparmiş. Kelle havada yüz metre uçtuktan sonra bir tavşan deliğine düşmüş ve böylelikle hem muharebe kazanılmış hem de golf sporu icat olmuş.”

Hobbit, J. R. R. TOLKIEN

Zorba’nın İnsanı

Aleksi Zorba‘ya göre insan şöyle yaratılmış:

“Tanrı bir sabah, cinleri başına toplanmış halde uyandı. ‘Ben ne biçim tanrıyım ki’ dedi, ‘vaktimi gecirmek icin bana günnük yakacak ve küfredecek insanlarım yok? Baykuş gibi yalnız yaşamaktan bıktım artık! Tuuh!’ Avuçlarına tükürdü, çamur yaptı, iyice yoğurdu; küçük bir insan yapıp güneşe bıraktı. Yedi gün sonra aldı, pişmişti. Tanrı ona bakıp güldü: ‘Hay şeytan alsın beni!’ dedi. ‘Bu düpedüz domuz be! Başka şey istiyordum, başka şey oldu. Hapı yuttum, ama oldu bi kere…’ Sonra, ensesinden yakalayıp bir tekme attı: ‘Haydi bas!’ dedi, ‘Git, başka domuz yavruları da yap. Dünya senindir; yürü! biir, iki, marş!..’ Fakat o, domuz değildi. Başında fötr şapka, omuzlarına rasgele atılmış bir ceket, ütülü bir pantolon ve kırmızı tüylü çarıkları vardı. Belinde de, -ona şeytan vermiş olmalı- üstünde, ‘seni yiyeceğim’ yazılı, bilenmiş bir laz bıçağı taşıyordu… Bu insandı.

Tanrı, öpsün diye elini uzattı ona. Ama insan, bıyığını burarak dedi ki: ‘Yol ver be moruk, geçeyim!’ “