Damla Damla Satırlar 1969

adalet-ağaoğlu_372541

Birkaç yıl önce, Adalet Ağaoğlu’nun 1969-1977 arası tuttuğu günlüklerden bölümlerin yer aldığı Damla Damla Günler I’i okumuştum. Ağaoğlu’nun TRT yılları, istifası ve geri dönüşü,dönemin atmosferi ve yayıncılık ilkelerindeki yozlaşmalar, dönem dönem bastıran herşeyden herkesten bıkma, uzaklaşma isteği, Ağaoğlu’nun halk için halka rağmenciliği, Dar Zamanlar Üçlemesi’ni yazma süreci, sivri dilli dedikoduları, alaycılığı… Anılarından üç beş satırı burada da paylaşayım istedim. Buradaki derleme 1969 yılına ait anılarından bölümler içermekte.

387164_2

10 Şubat, 1969

“Yayıncılık işinden ayrılacağım. Artık salt kendim için yazacağım. Topluma ses dalgalarıyla uzanmakmış, insanımızı eğitmek, toplum bilincini yükseltmekmiş, yok o öyle değil de böyleymiş… Kalsın. Kalemimin ucundan kendi iç sesimle ne dökülüyorsa olmalı. Özgür kalem… Tamam da, ya üretken olamazsam?  ‘Ev kadını’  olup çıkarsam ya? (…) Verili değerlerden doğma şu kaygıya bak sen!”

 

Nisan’ın Paris’i, 1969

“Kafamda hep Güner’le birlikte yaşadığımız 1963 yılının Paris günleri var. Rue Delambre’da oturan, bursla kursa gönderilmiş Ziraat Fakültesi’nden öğretmen halli kadın. Daha sonra odasında ölü bulunmuş. İntihar. Sanki yazmak istediğim romanda bu kadının da bendeki etkisi söz konusu. Tek başına bir kahveye bile çıkamazdı. Konya’danmış. Yabancılığın verdiği yalnızlık bitiriyordu onu. Ölümünü bir gazete haberinden öğrendim.”

olmeye_yatmak_ciltli_dar_zamanlar__2009_11_9

(…) Yazarın Fransız Yazarlar birliği Başkanı olduğunu Paris’te öğreniyorum. (…) Bizim başkanımız kim olurdu acaba diye düşündüm doğrusu. Melih Cevdet mi, Necati Cumalı mı, Sait Faik mi, Orhan Kemal, Yaşar Kemal mi yoksa? Herkes el birliğiyle Yaşar Kemal’i ister herhalde. Onun gibi ‘en popüler’, en girişken, en köyden, dağdan bayırdan en insan içre bir yazar başüstünde tutulmayacak da ne olacak?”

22 Nisan, 1969

“Karar verildi. Bitti bu dönem. Şimdi birkaç ay Flaubert’le içli dışlı yaşamak güzel olurdu. Emma ile, düz okurluğun ötesinde tanışmak bayağı çekici. Alanya Yeşilköy’de. ‘Köy’ der demez, Gorki’nin Plake’sinden şu söz: “Okumuş kibarlardan bize hayır gelmez!” Peki, sizlerden okumuş kibarlara ne zaman, nasıl bir hayır gelecek acaba? Plake köye gidiyormuş. Halka gerçeği kendisi anlatacakmış. Kıs kıs gülüyorum: Ben de köylüye (halka?) ses dalgalarıyla olamadı diye, fiilen gerçeği anlatmaya mı gidiyorum? TİP kuruldu, TBMM’de bir ses olmayı başardı ya, 1965 aylarında böyle bir hevese kapılmıştım. Kolumun altında bir yığın kitap,köy kahvesine dalmıştım. Tarladan dönen çok terli, güneş yanığı adamlara: “Acaba bölge radyonuzda yeni yeni yayınladığımız tarım saati programını dinliyor musunuz?” diye sormaya kalkmış, pürtüklü pürtüklü çıkan sesimden utanıp, bu sorunun tınısıyla baş başa kalmıştım. Çünkü adamlar iskemlelerini öte yana çekerek bana sırt dönmüşlerdi. Karı kız haliyle benim oralara yakışmadığımı kendi usullerince belli ettiler. Kucağımda kitaplarla kalakaldım ya… “

  14 Mayıs, 1969

İsmet İnönü bir iki gündür, ‘ikili’ mi desem, ‘ikircikli mi’; tuhaf bir tutum içinde. 27 Mayıs’ta siyasi hakları ellerinden alınanlara bu hakların geri verilmesini savunuyor. Şey… Ne bileyim, bu benim aklıma hep : “İyi de biz bu herzeyi niye yedik John?” fıkrasını getiriyor.

2 Haziran, 1969

“Biz Cumhuriyet kuşağı ve uşağı, hep ilerde, daha ilerde birşeyler arayıp da bulamamanın kırıklığı içinde. Romanım… Yazılmış ilk elli sayfayı unutup gittim; aradığım kurguyu bulamıyorum.”

11 Haziran, 1969

“Edebiyatımızda roman daha çok olay aktarmacılığı biçiminde gidiyor. Tek çizgi. Çok boyutluluk gerek. Toplum-birey içiçeliği, etki-tepki bütünlüğü düz çizgide sağlanamaz ki. Roman zaman içinde oynamalar, birbirini yankılayan kanallarla kurgulanmalı. Alışılagelmiş biçimi tersyüz etmeliyim.”

16 Temmuz, 1969

“Yeni bir çağın başlangıcı. Bugüne zamanın dönüm noktası mı demeli acaba? Türkiye saatiyle 15:32’de ABD, Apollo 11 adını taşıyan uzay füzesini aya fırlatıyor. Araçta üç astronot: Neil Armstrong, Edwin Aldrin, Michael Collins. Ay’dan 40 kg kadar toprak ve maden külçeleri getirecekler. (Ne madeni? Nerden, nasıl biliniyor?) Biliniyor, biliniyor. Bir de biz Şubat’ta 6. Filo’yu denizlerimizden kovalayarak soğuk savaşın canına okuduk sanıyoruz.  (…) Şimdi bu girişim ilimin-bilimin, teknolojinin zaferini aya bayrak dikerek kutlamak anlamına mı geliyor, bir gücün başka bir güce karşı daha güçlü silahlanması anlamına mı? duruma ‘hümanist’ anlamlar da yüklenebilir tabii: Artan dünya nüfusunu açlıktan kurtaracak yeni dünyaların ürünlerini bulup, ‘ele geçirmek’.

30 Ağustos, 1969

“Toplumun hizmetinde olmayan devletle toplumu uysal köleler gibi kendi hizmetine sokan devlet sınırları arasında sıkışıp kalmış Cumhuriyet’in ilk ve ikinci kuşakları… Darlık. Sınırlılık. Dar yer ve dar zamanlar arasında kısa adımlarla volta ata ata git-git’ler – gel-gel’ler. Git gel – gel git… Belirsizlik.

24 Eylül, 1969

TRT yeni Yönetim Kurulu üyeleri eski Başkanımız Turgut’un yerine beni aday göstermek istiyorlar. Bense bürokrasiye dönmek istemiyorum. Hele gittikçe artan sağ baskı altında. Kurumda apoletli bir ahlakın yaygınlaşmasının nedeni nedir acaba? ‘Ordu gençlik elele’ demelerimizin meyvesi, on yıllık sabırdan sonra işte böyle toplanacak demeye mi gelmekte bu yoksa? Karışık. (…) Dün Sevgi, yani Nutku’dan sonra Sabuncu sa bana, eve geldi. “Hemen TRT’e dönmelisin” diyor. Bütün şekerliği ile: “Adalet, mücadeleyi terketmek sana yakışmaz” diyor. (…) Tam da bir kuşağın, Cumhuriyet’in ilk kuşaklarının, hepimizin romanını yazmaya sıvanmışken Sevgiciğim. Bırakın, unutayım şu TRT meselesini.. Sevgi de bana Yürümek’ini anlatıyor.

6 Ekim, 1969

(…) Kardeşim bana efendi efendi: “Yazacaksan işte böyle şeyler yaz, bizi…” demeye getiriyor gibi… Bizi. Yazamadığım roman kahramanım Aysel’i bir otel odasına kapatıp hayatlarımızla hesaplaşmaya yatırdığımdan haberi yok tabii.

12 Ekim, 1969

Seçim. Oyumu kullanmadım. Kötü vatandaş oldum. Derin bir nefes aldım.

21 Ekim, 1969

Sevgi çıkıp geldi. Her zamankinden fazla dost, sıcak günlerinden birinde. Ağlaya güle: “Aşığım ben Adalet!” deyip duruyor. Boynuma sarılıyor: “Nolacak şimdi? Tutkunum.” Kime tutkun olduğunu da söyledi ama buraya yazamıyorum. Genç kadınlar ilerici aydınlara yanıp tutuşuyor bazen. Çok geçmeden Başar da geldi. Birlikte bende buluşup düğümü çözmek için sözleşmişler, ama Başar öyle üzgün ki, düğüme önünde el atılması onu dağıtır. Ulan anaları mıyım bunların bee?”

 

 

 

 

 

Reklamlar

Evrenin Türküsü

G. Altov ve V. Juravleva’nın birlikte yazdıkları ve lise yıllarımda beni bilim kurgu edebiyatıyla tanıştıran bu incecik kitap, Sovyet bilim kurgusunun ilk ve güzel örneklerinden biri.

Sovyet yazınını okurken keyif alsam da, yer yer okuyucunun gözüne sokulan didaktik, soğuk dil rahatsız edici olabiliyor. Evrenin Türküsü ise bilimle şiirselliği buluşturan yumuşak ve sade bir üslupla kaleme alınmış. İnsanın, kendisi dışında başka bir akıllı varlığı keşfi ve varlıkla iletişim kurma çabası popüler Amerikalı muadillerinden farklı. Dünyaya ve evrene insan merkezli bakışımızın, sınırlı algımızın bizden farklı bir varlığı anlamlandırmada nasıl yetersiz kaldığını görürüz. Dünya dışı varlık dediğimiz şey illa potansiyel bir tehdit değildir. Kitapta, yaşadığı gezegenden dünyamızı gözetleyip istila planları yapan doğası kötü yaratıklar yoktur. Tepkilerini, reflekslerini, ne olup olmadığını kendi insani deneyimlerimizle çözmeye çalışırken evrendeki yerimizi de sorgulamamıza vesile olan canlılar vardır.

Golf sporunu kim buldu?

“Bilbo Baggins’in büyük büyükamcası Bullroarer, nam-ı diger Bogakükreten olağanüstü uzun boylu, ata bile binebilen cesur bir Hobbitmiş. Yeşil Ovalar Muharebesi’nde Gram Dağı goblinlerinin saflarına dalmış ve kralları Golfimbul’un kellesini tahta bir sopayla koparmiş. Kelle havada yüz metre uçtuktan sonra bir tavşan deliğine düşmüş ve böylelikle hem muharebe kazanılmış hem de golf sporu icat olmuş.”

Hobbit, J. R. R. TOLKIEN

Zorba’nın İnsanı

Aleksi Zorba‘ya göre insan şöyle yaratılmış:

“Tanrı bir sabah, cinleri başına toplanmış halde uyandı. ‘Ben ne biçim tanrıyım ki’ dedi, ‘vaktimi gecirmek icin bana günnük yakacak ve küfredecek insanlarım yok? Baykuş gibi yalnız yaşamaktan bıktım artık! Tuuh!’ Avuçlarına tükürdü, çamur yaptı, iyice yoğurdu; küçük bir insan yapıp güneşe bıraktı. Yedi gün sonra aldı, pişmişti. Tanrı ona bakıp güldü: ‘Hay şeytan alsın beni!’ dedi. ‘Bu düpedüz domuz be! Başka şey istiyordum, başka şey oldu. Hapı yuttum, ama oldu bi kere…’ Sonra, ensesinden yakalayıp bir tekme attı: ‘Haydi bas!’ dedi, ‘Git, başka domuz yavruları da yap. Dünya senindir; yürü! biir, iki, marş!..’ Fakat o, domuz değildi. Başında fötr şapka, omuzlarına rasgele atılmış bir ceket, ütülü bir pantolon ve kırmızı tüylü çarıkları vardı. Belinde de, -ona şeytan vermiş olmalı- üstünde, ‘seni yiyeceğim’ yazılı, bilenmiş bir laz bıçağı taşıyordu… Bu insandı.

Tanrı, öpsün diye elini uzattı ona. Ama insan, bıyığını burarak dedi ki: ‘Yol ver be moruk, geçeyim!’ “